Gerçeklere dayanmayan, eşitlikten uzak, saçma bir distopya.
Kimilerinin cennetinin kimilerine cehennem olduğu dönemler.
Savaş alanında ölenlere imrenen kolsuzlar, bacaksızlar. Onları
yukarıdan bir yerden izleyen ölüler.
Diriler her gün helva kavurup yerdi eskiden. Şimdilerde aç,
susuz, huzursuz.
Bizler genelde alışmak zorunda bırakılırız.
Vazgeçmemiz istenir bizden. Zamansız ölümlere mahkûm
ediliriz.
Büyük duvarların arkasında küçük insanlar oluruz.
Komiğimize geldi sabaha karşı ve güldük.
Her gün esarete uyanıp, akşamına esaretle beraber aynı
yatağa girdiğimiz oluyor. Aşılmaz duvarları aşmayı hayal bile etmeyiz.
Kurulu düzenimizin yağında kavrulup, ölüyoruz.
Kurallar basit. Sessizce ölüm gününü beklemek.
Kıyamet bile kopmaz buralarda. Herkesin kendi küçük kıyameti
vardı.
Davulcuların tokmak taşıması suç, âşık olmak ayıp, sevmek aptallıktı.
İnsanlığı hayata bağlayacak tüm argümanlar yokmuş gibi
davranılırdı.
Sular altında kalan bir cennetin çocuklarına yapılabilecek
tüm zulümler yapılırdı.
Kurtarıcıların esamesi okunmaz, liderlik vasfı konusunda herkes
birer K. Kılşdaroğluydu
Bir sandal vardı denizin kıyısında. Kimse binmez, kimse
maviliğin güzelliğine güvenmezdi.
Avlar bizleri avlar, ağaçlar her hafta gelir meyvelerimizi koparır
giderdi.
Suyumuzu sıkıp cam şişelere doldurup götürürlerdi.
Sanat gelişmiyor, sepet çürümeye mahkûm bırakılıyordu.
Eskiden böyleydi buralar. Şimdi de böyle. Aksini
düşünmüyoruz, yarın da böyle olacak.
Kimse bundan memnun değil belki ama kimse rahatsız da değil.
Biz bize öğretileni yapar, özgürlük ateşi yakmayı düşüneni
kül ederiz.
Hikayelerimiz duvarlar arkasına mahkûm. Kahramanlıklarımız olmadığı
için korkaklığımızdan destansı edayla bahsederiz.
Çocukça uçmaya heves edersek kanatlarımızı kesip, gömeriz.
Kaç milyon yıl oldu hatırlamayız. Neden buradayız bilmeyiz.
Zamanı gelince gideceğimizi sanırız.
Yok olacağımızdan habersiz.
Zaten var olduğumuzun da farkında değiliz.

Yorumlar
Yorum Gönder